Nilgün Marmara ve Sylvia Plath’in Günlüklerinde İntiharın İzleri
Doç.Dr.Yasemin Uzun ve Öykü Yufka

İntihar, insanlık tarihi boyunca hem bireysel hem de toplumsal yönleriyle tartışılan en çarpıcı olgulardan biri olmuştur.
Felsefeden psikolojiye, sosyolojiden edebiyata kadar birçok disiplin bu konuyu kendi perspektifinden ele almış, kavramı tanımlama ve anlamlandırma çabası içinde olmuştur. “İntihar, bireyin kendini, kendi eylemleriyle bilinçli bir şekilde ölüme sürüklemesidir” (Diktaş Yerli, 2023, s. 666).
İntihar ve intihara giden yol, diğer tüm insan davranışları gibi son derece karmaşıktır. 1918'de Viyana’da gerçekleştirilen Psikanaliz sempozyumunda Freud, intiharın açıklanamayacağını ifade etmiştir (Bulut, Küçüker & Bulut, 2012, s. 132).
Freud’un bu değerlendirmesi, intiharın sadece tek bir nedene indirgenemeyeceğini; bilinçdışı, toplumsal ve bireysel etmenlerin etkileşimini göz önünde bulundurmanın gerekliliğini ortaya koymaktadır. İntihar kavramının hem nedensel hem de deneyimsel araştırmalar çerçevesinde kısa ve tatmin edici şekilde tanımlanması kolay değildir (Bayova & Çörüş, 2021, s. 12).
Bu zorluk, araştırmacıların hem nicel hem nitel bulguları bir arada değerlendirme ihtiyacını doğurur. Geçmişten günümüze uzanan süreç içindeki gelişimine bakıldığında intihar olgusunun sebepleri, gerçekleştirilme şekilleri ve sonucunda toplum içinde yarattığı etki kültürden kültüre, toplumdan topluma çeşitli değişiklikler göstermektedir.
Bu çerçevede, intihar eden bireylerin yaşadığı olumsuz deneyimlerle başa çıkamama, normalin üstünde karamsar, umutsuz ve çaresiz 858 Yasemin Uzun - Öykü Yufka Turkish Studies-Language and Literature, 20(Ö1) hissetme; ayrıca olayları değerlendirme ve muhakeme becerisinin zayıflaması sıkça gözlemlenen unsurlardır.
Yaşanan duygu boşalmalarının ve içinde bulunulan çıkmazlardan kurtulmanın tek yolu olarak görülen intihar, yani kişinin kendi yaşamına son verme isteği, çoğunlukla kurtulma içgüdüsü ile doğrudan bağlantılıdır (Bozkurt Güvenek, 2023, s. 106).
Durkheim, intihar kavramını, ölümü yaşama tercih eden insan davranışı olarak tarif etmektedir. Ona göre intihar eden birey, genellikle yaşadıklarını kaldıramayan, içsel bunalım yaşayan melankolik bir durumdan ziyade, yaşamına son verme sürecindeki davranışlarını, bireysel ve toplumsal yönden çeşitli noktalarda etkilenen bir kurbandır (Gençer, 2018, s. 455). Durkheim (2002, s. 7,8)
üç farklı intihar türü olduğunu ortaya koymuştur:
• Bencil İntihar: Bireyin toplumsal çevresi ile bütünleşmemesi sonucu oluşan intihar olayıdır. Durkheim’e göre aile bağlarının zayıflamasıyla bencil intihar olaylarının artışı birlikte görülmektedir.
• Elcil İntihar: Aşırı toplumsal bütünleşmişliğin elcil intiharı kolaylaştırdığını düşünen Durkheim, bu türde birey yaşamının adetleri gelenekler ve alışkanlıklarla katı bir biçimde düzenlenmiş olduğuna, topluluğun buyrukları gerektirdiğinde bireylerin düşünmeden kendilerini öldürdükleri görülmektedir.
• Kuralsızlık İntiharı: Birey davranışlarında uyulacak ölçülerin bulunmamasından ileri gelmektedir. Durkheim’in deyişiyle bireyin ufkunun ya aşırı genişlemesinin veya aşırı biçimde daralmasının sonucu oluşmaktadır.
İntiharı tetikleyen sebepler aranırken toplum-birey arasındaki kodların doğru çözümlenmesi ve her daim göz önünde bulundurulması gerekmektedir. İntihar bireylerin eylemleri olarak neticelense de aslında toplumsal bir olgudur.
“İntiharyapar sebepler toplum-birey arasında oluşturulan edimsel davranışların neticesinde nihayetlenir. Toplum ve birey arasındaki bağ sadece edimsel davranışlar değil, aynı zamanda bunların edimsel bir dille ifade de edilmesidir” (Bozkurt Güvenek, 2023, s. 108).
Durkheim’in sınıflandırması göz önünde bulundurulduğunda Nilgün Marmara ve Sylvia Plath’ın günlüklerinde ortak tema olarak dikkat çeken yalnızlık, yabancılaşma ve aidiyetsizlik, onların intihar biçiminin bencil intihar kategorisine girdiğini işaret etmektedir.
“Toplumdan kopmayı, soyutlanmayı ifade eden bencil intiharlarda bireylerin içinde bulundukları toplumla bağlarının zayıfladığı veya koptuğu, kendilerini dışlanmış algıladıkları görülmektedir” (Diktaş Yerli, 2023, s. 668).
İnsan iç dünyasında yaşadığı duygu ve düşünceleri dışa vurmayı istemekte ve bu dışa vurum için bir araç aramaktadır. Yazmak bu araçlardan biridir. Yazmak çoğu zaman da konuşulmayan, bastırılmış duygularla yüzleşmek için bir terapi niteliği de taşıyabilmektedir.
Bir yazın türü olarak günlük tutmak, mahremiyet içerisinde bireyin iç dünyasına yaptığı yolculukta önemli bir araç niteliğindedir. Bireysel bir psikolojik çöküşün yanında toplumsal, kültürel ve cinsiyet temelli baskıların bir sonucu olarak yaşamlarının sonunda intiharı seçen Nilgün Marmara ve Sylvia Plath yayımlama amacı ve kaygısı hissetmedikleri için bu türün en çarpıcı örnekleri arasında sayılabilecek örnekler ortaya koymuştur.
Her sanatçının eserleri kendi dünyasından izler taşır. Ortaya çıkan eserler başka sanatçılar için de ilham kaynağı olarak önem taşır.
Bu doğrultuda Nilgün Marmara’nın yazar ve şair kimliğinin oluşmasında Sylvia Plath’ın katkısı büyüktür. Bunun en önemli göstergesi, “Sylvia Plath’ın Şairliğinin İntiharı Bağlamında Analizi” başlıklı lisans tezinde, şairin iç dünyasını ve yazar kimliğini benimsemesi ve onunla bir ruh bağı kurmasıdır (Bulduker, 2020, s. 204).
Marmara bu tezde Sylvia Plath’ın yaşamını, şiirlerini ve intiharı arasındaki ilişkiyi incelemiştir. Şairin şiirlerinde yer alan ölüm temasının yaşamıyla nasıl örtüştüğünü ele almıştır.
Nilgün Marmara ve Sylvia Plath’in Günlüklerinde İntiharın İzleri 859 www.turkishstudies.net/language Tıpkı Sylvia Plath’ta olduğu gibi Nilgün Marmara’nın şiirlerinde de ölüm göze çarpan bir temadır. Şiirleri yanında günlükleri incelendiğinde hayatlarında da çeşitli ortaklıklar olduğu, Marmara’nın da bu ortaklığı benimsediği görülmektedir. Marmara’nın Plath’a karşı bunca yoğun bağ kurmasının nedeni yaşamlarındaki benzerlikleri anlamış olması ile ilgilidir (Elçi, 2020, s. 89).
Her iki şairin de eserlerinde belirgin şekilde kendini gösteren melankoli, depresyon ve ölüm isteği önemli bir inceleme alanı sunmaktadır.
Bu çalışmanın amacı, Nilgün Marmara’nın “Defterler” ve Sylvia Plath’ın “Günlükler” adlı günlük türündeki eserlerinden metinlerarası karşılaştırmalar yaparak iki şair arasındaki ruh bağını, bireysel ve toplumsal düzeyde yaşadıkları problemleri, varoluş mücadelelerini ve intihara yöneliş süreçlerini karşılaştırmalı bir şekilde analiz etmektir.
Nitel bir özellik taşıyan bu çalışma, karşılaştırmalı edebiyat araştırması ve doküman analizi yöntemleriyle yürütülmüştür (Bowen, 2009; Bassnett, 1993).
Araştırmanın temel veri kaynaklarını, Nilgün Marmara'nın Defterler (2016) ve Sylvia Plath'ın Günlükler (2022) adlı eserleri oluşturmaktadır.
Örneklem seçiminde amaçlı örnekleme yöntemi kullanılmıştır (Patton, 2014). Her iki şairin de günlük tutma geleneğine sahip olması, kadın kimliği taşıması, intihar deneyimi yaşaması ve aralarında entelektüel bir bağ bulunması seçim kriterleri olarak belirlenmiştir.
Veri analizi sürecinde betimsel analiz ve içerik analizi teknikleri (Yıldırım & Şimşek, 2018) kullanılmış; günlükler, varoluşsal kaygılar, kadın kimliği, psikolojik rahatsızlıklar, aile içi çatışmalar, yalnızlık ve intihar düşüncesi gibi temalar çerçevesinde tematik kodlama (Braun & Clarke, 2006) yöntemiyle sistematik olarak incelenmiştir.
Bulgular, doğrudan günlük alıntılarıyla desteklenmiş ve feminist edebi eleştiri ile psikanalitik kuramlar ışığında yorumlanmıştır (Gilbert & Gubar, 1979).
Araştırmanın geçerliği ve güvenirliği, uzun süreli metin okuması, sistematik kodlama, teorik çerçeve desteği ve verilerin çeşitliliği (günlükler, mektuplar, biyografiler) ile sağlanmıştır (Lincoln & Guba, 1985).
Çalışmada seçilen yöntem, nitel araştırmalardan biri olan doküman analizi tekniğidir.
Nilgün Marmara
13 Nisan 1958 tarihinde İstanbul’da Balkan göçmeni bir ailenin kızı olarak dünyaya gelen Marmara, lise eğitimini Kadıköy Maarif Koleji’nde tamamlamıştır. Üniversite eğitimine ilk olarak İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı programında başlamış ancak üniversite içerisindeki siyasi olaylar sebebiyle burada olmak istemediğine kanaat getirerek okulu bırakmıştır.
Bunun üzerine üniversite sınavına tekrar girerek Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı programını kazanmış, 1985 yılında eğitimini başarılı şekilde tamamlamıştır (Şükür, 2021, s. 11).
Türkiye’de yaşanan 1980 askerî darbesi Nilgün Marmara’nın edebiyat ile ilişkisine yeni bir boyut kazandırmıştır. Siyasal olaylar sebebiyle edebiyat çevresi genellikle ev partilerinde toplanmakta ve uzun sohbetler yapmaktaydılar.
Bu toplanmalarda Nilgün Marmara, sanat çevresinde önemli isimlerden İlhan Berk, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Cihat Burak, Turgut Uyar, Edip Cansever, Cemal Süreya ve genç kuşaktan; Seyhan Erözçelik, Orhan Alkaya, Lale Müldür, Günseli İnal, Cezmi Ersöz, Turgay Özen, Mustafa Irgat gibi isimlerle dostluk kurmuştur (Çubukçu & Güven, 2014, s. 81).
Üniversiteye devam ettiği yıllarda kendisi gibi edebiyatla ilgilenen insanların katıldığı ev toplantılarından birinde, ilişkisinin evlilikle sonuçlanacağı eşi Kağan Önal ile tanışmıştır.
1982 yılında hem kendi hem de Kağan Önal’ın ailesinin ısrarı nedeniyle evlenmiştir (Çubukçu & Güven, 2014, s. 81). Endüstri mühendisi olan Kağan Önal’ın mesleki görevi dolayısıyla yaklaşık bir yıl kadar Libya’da yaşamıştır.
Burada yaşadığı dönemde edindiği izlenimlere, kaleme aldığı şiirleri ve düzyazılarında sıklıkça yer vermiştir. Sonrasında Türkiye’ye geri dönen şair Kızıltoprak’taki evinin penceresinden atlayarak yaşamına son vermiştir. Şairin hiçbir eseri sağlığında yayımlanmamıştır.
Ölümünün ardından eşi Kağan Önal’a ithafen yazdığı intihar mektubunun sonunda yer alan “Kağan arzu edersen ileride, daktiloya çekilmiş 860 Yasemin Uzun - Öykü Yufka Turkish Studies-Language and Literature, 20(Ö1) şiirleri bastırabilirsin” notu bu durumu açıklamaktadır.
Şiir türündeki Daktiloya Çekilmiş Defterler (1988), Metinler (1990); günlük türündeki eseri Kırmızı Kahverengi Defter (1993) ölümünden sonra kitaplaştırılıp yayımlanmıştır.
Marmara’nın intiharı seçmesinin birçok sebebi vardı. Bunlar içerisinde en önemli yer tutan sebep onun bipolar bozukluk hastalığına sahip oluşudur.
“Defterler” adı ile yayımlanan günlüğünden yapılacak alıntılarla da ortaya konulacağı üzere, bu kararın arkasındaki sebepler onun hayatındaki belli kırılmalar sonucu ortaya çıkmıştır.
Libya’ya geçirdiği süre boyunca çektiği yalnızlık hissi, onun sosyal ilişkilerden uzaklaşarak daha içine kapanık bir kişilik geliştirmesine yol açmıştır.
Şair burada kaldığı sürede okumaları dışında yazma çalışmalarını da arttırmış, “Tek-Tük Perdelik Oyun” adlı bir piyes ve “Çöl Faresi” adını verdiği bir hikâye kaleme almıştır.
Özellikle hikâyede çöl ve çölün hissettirdiklerine dair izlerin olması onun Libya’da kendine dair bir şey bulamadığını, buranın onu mutsuz hissettirdiğini anlamamız için önemli bir husustur (Öz, 2014, s. 27).
Libya’da gittikçe kötüleşen ruhsal durumunu fark eden ve psikolojik olarak yardım almaya başlayan şairin tanısı bipolar bozukluk olarak belirlenmiştir.
Bu hastalık aynı zamanda “Sylvia Plath’ın İntiharının Şiirleri Bağlamında Analizi” adını taşıyan bitirme tezine konu ettiği ve etkilendiği Sylvia Plath’ta da mevcuttur.
Her iki şairin de gerek şiir gerekse düzyazılarında ölüm isteği doğrudan veya dolaylı olarak çok kez dile getirilmiştir. Yazdığı şiirlerde karamsar ve mutsuz bir kadın profili çizmiş olsa da Nilgün Marmara dostlarının anlattıklarına göre hoş sohbetler eden biridir.
Herkesi eğlendiren güler yüzlü bir yapısı vardır.
Bu yüzdendir ki Cemal Süreya ona Scott Fitzgerald’ın türlü çılgınlıklarıyla bilinen eşinden dolayı “Zelda” lakabını takmıştır (Şükür, 2021, s. 16).
Hayatında yaşanan gelişmeler ve yaşadığı ruhsal sorunlar, onu şiirlerinde görüp hissettiğimiz içine kapanık, mutluluktan yoksun ve intihara meyilli bir birey hâline getirmiştir.
Sylvia Plath
27 Ekim 1932’de Amerika Birleşik Devletleri’nin Massachusetts eyaletinde Alman kökenli bir baba ve Amerikan bir annenin kızı olarak dünyaya gelmiştir (Çubukçu & Güven, 2014, s. 78).
Victoria Lucas takma adıyla da bilinen şair, ataerkin bir aile düzeni içerisinde büyümüştür.
Bu ataerkil düzen şairin yaşadığı dönem Amerika’sına da hâkimdir. Bu düzen onun hayatına, kendini toplumda konumlandırmasına ve erkek olgusu üzerindeki düşüncelerine çokça etkide bulunmuştur.
Sylvia Plath babasını henüz 8 yaşındayken tedavi edilemeyen şeker hastalığına bağlı ayağının kesilmesi sonucu ortaya çıkan komplikasyon sebebiyle kaybetmiştir (Çubukçu & Güven, 2014, s. 78).
Plath’ın babasına olan öfkesi ve bu ölümün onun için sevgiyi kaybetmek olarak adlandırılması bu bilgiyi destekler niteliktedir (Elçi, 2020, s. 100).
İlk şiirini de sekiz yaşında yazdığı bilinen şairin bu ölümden oldukça etkilendiği ve ileride yaşayacağı, sevilme arzusu, öfkeli ruh hâli ve üzgün yapısı bunu göz önüne sermektedir.
Yaşadığı ağır travmalara rağmen oldukça başarılı bir öğrencilik hayatı geçiren Plath, Massachusetts, Northhampton’daki Smith College’a burslu bir öğrenci olarak girdi.
Okuduğu dönemde yazarlık çalışmalarına başlayan ve birçok ödül kazanan şair, yaşadığı acı kayıp, annesiyle olan ilişkileri ve başarısız flört denemelerinden dolayı esas ölümü için de haberci nitelik taşıyan ilk intihar girişimini 24 Ağustos 1953’te aşırı doz uyku ilacı alarak gerçekleştirdi.
Girişimi başarısız oldu ve bir süre akıl sağlığı hastanesinde tedavi görmüştür (Wagner-Martin, 2003). Tedavisinin ardından okuluna geri dönen Plath 1955 yılında Smith College’dan mezun oldu ve ardından yine aynı yıl Cambridge Üniversitesinde edebiyat eğitimi aldı.
1956 yılında burada İngiliz şair Ted Hughes ile tanıştı ve dört ay gibi kısa bir sürede Londra’da düzenlenen bir törende evlenmiştir (Wagner-Martin, 2003).
1957-1958 eğitim yılında öğretim pozisyonunu kabul ederek burada çalıştı, şiir kursuna katıldı ve onu etkileyen önemli isimlerden biri olan Anne Sexton ile tanıştı.
Bu tanışıklık onun şairliğinin gelişimini oldukça olumlu şekilde etkilemiştir.
1960’ta ilk çocuğu Frieda, 1962’de ise ikinci çocuğu olan Nicholas’ı dünyaya getiren şair, İngiltere’ye geri döndü ve onu aldattığını öğrendiği eşinden ayrıldı. Bu olay şair açısından oldukça önemli bir kırılma noktası olmuş ve ortaya koyduğu eserleri etkilemiştir.
Bu sebeple yazdığı romanlar ve şiirlerde kendinden çokça iz bulunmuş ve bu yapıtlar otobiyografik olarak incelenmiştir.
Buna verilmiş en iyi örnek şairin 1963 yılında Victoria Lucas adıyla yayınladığı “Sırça Fanus” adını verdiği, konu itibarıyla genç bir kolej kızının yaşadığı ruhsal buhran ve bu buhrandan çıkıp iyileşme sürecini anlatması onun ilk intihar girişimi ile paralellik gösteren niteliktedir.
Hayatının son zamanlarında kaleme aldığı ve eleştirmenler tarafından en iyi eseri kabul edilen “Ariel” adlı şiir kitabındaki şiirlerde yoğun olarak yer alan temaların öfke, güvensizlik, yalnızlık ve ölüm olduğu tespit edilmiştir.
Yaşadıklarına daha fazla tahammül edemeyen şair, 11 Şubat 1963 tarihinde çocuklarının odasına süt ve kurabiye bırakıp, kapı boşluklarını hava almayacak şekilde bantlamasının ardından mutfağındaki gazlı fırına kafasını sokarak yaşamına son vermiştir (Elçi, 2020, s. 87).
Sylvia Plath, bitmeyen melankoli çocukluğundan itibaren kendini göstermeye başlamıştır. Babasını çok küçük bir yaşında kaybetmesi bu durumun ilk ve en temel sebebidir.
Annesi ile de çok iyi anlaşamadığı ve onun mükemmeliyetçiliği ile başa çıkamadığı, onun istediği doğrultuda bir birey olamadığı için gitgide içine kapanık biri haline gelmesi kaçınılmaz olmuştur.
Çalışma doğrultusunda incelenen günlüklerinde karamsarlığı ve ölüm arzusu sık sık kendini göstermiştir. Daima sorgulayan bir yapısı vardır. Özellikle kendiyle alakalı tespitler sıklıkla görülmektedir. Plath’ın kendini özetler şekilde yazdığı cümle şu şekildedir: “Elimden geldiğince akıllıca karşı koymam gereken, daha önce de sözünü ettiğim öz-sevgi, kıskançlık ve kibir gibi kusurlarım var” (Plath, 2022, s. 57).
Yaşadığı olumsuzlukların yanında yazmaya tutkuyla bağlıdır ve ünlü bir yazar olmanın hayalini kurmuştur.
Fakat bu tutkusu onu hayatta tutmaya yetmemiş, sahip olduğu kaybetme korkusu ve güvensizlik kendi hayatına son vermesinin zeminini hazırlamıştır.
Günlüklerinden Hareketle Marmara ve Plath Bulundukları Çevre ve Bakış Açıları Nilgün Marmara’nın hem yazım sürecinde hem de hayatındaki dönüm noktalarından biri şüphesiz ki eşi ile Libya’ya taşınmış olmasıdır.
Şair burasıyla ilgili izlenimlerini yakın çevresine gönderdiği mektuplarda şöyle ifade etmektedir: “Şimdi bu tuhaf Tobruk diyarındayım. Yolculuk çok rahattı,
Tripoli’de Kağan’cık karşıladı beni, o gece kentteki misafirhanede kaldıktan sonra Tobruk’a uçakla geçtik, doğrudan. Gördüğüm iki kent Libya için tam olmasa bile yaklaşık bir izlenim oluşturdu bende. Her şey yarım, tüm yapılar, tüm evler, neredeyse doğa yarım kalmış burada" (Marmara, 2016, s. 8). Bu bir fiziki yapıya sahip bir yerde bulunmak, İstanbul gibi bir metropolde büyüyen biri için kolay değildir.
Fakat Marmara’yı esas şaşırtan yaşadığı bu yerin fiziki yapısı değil, insanlarının davranışları olmuştur. Demografik olarak Arapların yaşadığı bu bölgede kadına bakış açısı oldukça dar bir görüşle sınırlıdır.
Marmara bu duruma şöyle değinmiştir: “O güzel koyda tek başına yürümenin denize girmenin de olanaksız olduğunu öğrendim çünkü tatlı Araplar kadınlara saldırıyorlarmış, hatta kimi zaman yanlarında erkek olsa bile” (Marmara, 2016, s. 12).
İlk mektuplarında görülen bu cümleler, onun burada sosyal çevreden uzaklaştığının en önemli kanıtlarındandır.
Bu durum farklı kişilere yazdığı mektuplarda tekrarlamaktadır. İstanbul’da yaşarken sık sık arkadaşlarıyla ev toplantıları organize eden şair, burada dar bir alana kısılmış, yalnızca şantiye içinde dolaşmak zorunda kalmıştır.
Bu kapana kısılmışlık hissini ise şu şekilde aktarır: 862 Yasemin Uzun - Öykü Yufka Turkish Studies-Language and Literature, 20(Ö1) “Tel örgülerin dışına çıkamıyorum, Araplar kadınlara saldırıyorlarmış! Vaha, koy, kayalıklar, çok yakın ve çok uzak. Kağan’la öğlenleri ve akşam üstleri yürüyüşler yapabiliyoruz ancak” (Marmara, 2016, s. 27).
Mektuplarında burada mutlu olduğunu belirtse de burada zaman geçirmesinin ardından çektiği yalnızlık ile kendini yazım sürecine adamış ve “Tek-Tük Perdelik Oyun” adını verdiği bir piyes kaleme almıştır. İlhan Berk’e yazdığı bir mektupta bu oyunu yazmaya başladığını bildirmiş ve edebiyata sığınmasının nedeninin şu şekilde açıklamıştır:
“Oyun yazma ya da yapma dışında acıklı bir aynılık her gün her gece. Bellek ve imgelem olmasa katlanılmaz bir çoraklık. Şimdilik yetiniliyor ne zamana dek bakalım” (Marmara, 2016, s. 28).
Bu mektuplardan sonra Marmara’nın ruh durumunda değişiklikler başladığını görülmektedir. Kendisi gibi şair olan yakın arkadaşı Ece Ayhan’a yazdığı bir mektupta bu durumunu şu şekilde ifade etmektedir:
“Kendimi er ya da geç Türkiye’ye gidecek olanlara yetiştireceğim oralara, o zamana dek dayanabilirsem. Kağan’ın da kontratı Mayıs’ta bitiyor, kesin dönüş yapacak. ‘Biz çöle, çöl bize göre değilmişiz’ bölümünü hayatlarımızın böylece kapatacağız, bu mektubun kapanışında mutlu bir haber olsun istedim” (Marmara, 2016, s. 69).
Burada çektiği yalnızlık ve yabancılaşma hisleri arttığında, bunlardan uzaklaşmak için sığındığı yazım süreci de bir noktadan sonra onu kötü etkilemeye başlamıştır. İçine kapanan ve hissettiklerini yazı yolu ile bile aktarmaktan korkmaya başlayan şair, bu dönemde ilk belirtilerini vermeye başlayan hastalığının getirdiği varoluş sorunlarını şöyle ifade etmiştir:
“Aslında ben tiksiniyorum öyküden, şiirden, romandan, oyundan; hala bunların yazılabilir olmasından, çünkü böyle bir tamamlanma, anlamlandırma arzusu sürüyorsa, dış’ın, varoluşun eksiltmesinin açık kanıtıdır bu ve bu da hep böyle sürerse, bir fark oluşturulamazsa vay insanlığın haline! BU HALİNE!” (Marmara, 2016, s. 79).
Bu noktadan sonra yazdığı mektuplarda çoğu kez “Şubat’ta görüşmek umuduyla” cümlesini tekrarlayarak dönme arzusunu belirtmiş, varoluş sorguları yaptığı cümlelere ve bu düşüncelerini destekleyecek çeşitli alıntılara yer vermiştir.
Mektuplarında yer alan ifadelerde gözle görülür şekilde takip edilebilen şey onun hayata karşı heyecanını kaybetmesi olmuştur.
Libya’da geçirdiği zaman onun iç dünyasını zedelemiştir. Nihayetinde kendisi de buranın ona iyi gelmediğini hissetmiş ve Önal ailesine yazdığı bir mektupta bunu dile getirmiştir: “Kağan’ı burada yalnız bırakmak istemiyorum ama bir süre daha kalmam da ruhsal sağlığım için tehlike çanları oluşturabilir.
Pek dayanıklı biri değilim, eğer bu meşakkatse, pek katlanamıyorum meşakkate galiba” (Marmara, 2016, s. 135).
Plath’ın yaşadığı 1950’lerin Amerika’sında “ideal kadın” fikri altında kadına biçilen rol yuva kurmak, çocuk yetiştirmek ve ataerkil düzene ayak uydurmaktır.
Bunun yanında bu dönemde kadından beklenen bir diğer sorumluluk bekaretini korumasıdır. Bu tabu günlüklerinden anlaşıldığı üzere ona annesi tarafından aktarılmış.
Bunu destekler nitelikte olan ifadeler şu şekildedir: “Ailem ve toplum için (toplumun canı cehenneme ya, neyse) birtakım gülünç ve geleneksek adetlere uygun davranmam gerektiğini kabul ettim – kendi güvenliğim için gerekliymiş, öyle diyorlar” (Plath, 2022, s. 57).
“Karar verilmiştir: Kendime örf ve adetlere uygun bir yolla eş aramayı sürdüreceğim; yani evlilik yoluyla” (Plath, 2022, s. 57). Nilgün Marmara ve Sylvia Plath’in Günlüklerinde İntiharın İzleri 863 www.turkishstudies.net/language Günlüklerinin ekler kısmında yapılması gerekenler olarak yazdığı cümlelerde de kadına biçilen rolü özetler nitelikte hedefleri bulunmaktadır.
Bu hedefler arasında, “İffetli ol ve kendini insanların kucağına atma, cana yakın ve sakin biri ol - gerekirse gizemli kadını oyna, çok fazla konuşma” (Plath, 2022, s. 436) gibi ifadelerin yer alması o dönemde kadına dayatılan ve uygun görülen tutumları kanıksadığını göstermektedir.
Sahip Oldukları Ruhsal Bozukluklar Bireyin bir toplumda var olma çabası, arzularını toplum kurallarına uygun şekillerde dönüştürerek bu arzularını kabul edilebilir halde sunması ile ilişkilidir.
Çaba ve uyum bireyi toplum dışında kalmaktan kurtarır. Nevrotik bozuklukların devreye girdiği durumlarda ise birey arzularının toplumla uyumunu yakalayamaz (Ölçüm Baloğlu, 2021, s. 21).
“Duygudurum bozuklukları intihar için önemli bir risk faktörüdür. Özellikle depresif atak intihar sonucu ölümlerde en sık saptanan tanıdır” (Güleç, 2016, s. 22).
Marmara, Libya’da kötüleştiğini fark ettiği ruh durumunun profesyonel bir desteğe ihtiyacı olduğunu anladığında harekete geçmekten geri kalmamış ve İstanbul’a döndüğünde profesyonel destek almaya başlamıştır.
Ona konan tanı bipolar bozukluk yani iki uçlu duygudurum bozukluğu olmuştur. Hastalık en basit tanımıyla: Manik veya hipomanik dönemlerin olduğu, dönemler arası tamamen normal olan veya minimal belirti düzeyleriyle beraber olduğu düşünülen, yüksek mortalite, morbidite ve hemen her alanda işlev kaybına yol açtığı bilinen ciddi bir ruhsal bozukluktur (Yeloğlu & Hocaoğlu, 2017, s. 42).
Hastalığın tanı ölçütleri arasında şu maddeler bulunur (Yeloğlu & Hocaoğlu, 2017, s. 42):
• Abartılı ve yüksek benlik
• Uyku gereksinimde azalma
• Çok konuşma, gevezelik (Logore)
• Fikir uçuşması
• Distraktibilite
• Amaca yönelik etkinliklerde artış
• Zevk veren etkinliklere aşırı ilgi, katılım, risk alma
• İntihar eğilimi Marmara ve Plath’ın ifadeleri arasında bu belirtilerin bazılarını görmek mümkündür. İntihar eğilimi iki yazarda ortak olarak görülmektedir.
Marmara için fikir uçuşması tuttuğu günlükte yazdıklarının dağınık ve karmaşıklığında kendini hissettirmektedir. Hatta bazı cümlelerini yarım bıraktığı, konudan bağımsız alıntılara yer verdiği de görülmektedir.
Plath’ın ifade biçiminde bu dağınıklık olmasa da yoğun fikirleri olduğu ve bunları uzun uzun anlattığı gözlemlenmektedir. Bu hastalığa sahip bireylerde intihar eğilimi olmakta ve bu eğilim olarak kalmanın ötesinde çeşitli girişimlerde bulunmalarına da yol açmaktadır.
İlaç tedavisi olarak verilen Lityum’un ise bu düşünceyi ve girişimleri azalttığı gözlemlenmiştir. Marmara bu ilaç tedavisini reddetmiş ve hastalığı geri dönüşü olmayan bir noktaya ulaşmıştır. Plath ise tedaviye psikiyatr seansları ile devam etmiş olsa da intihar fikrinden uzaklaşmayı başaramamıştır.
Evlilikleri ve Toplumsal Cinsiyet Kalıplarına Bakış Açıları Marmara ve Plath’ın bakış açıları evlilik fikrinde çatışma göstermektedir.
Marmara yaşam tarzı ve bakış açısı olarak özgürlüğüne oldukça düşkün ve açık görüşlü olarak görünür. İlk başkaldırı davranışı olarak değerlendirilebilecek davranışı evliliği olmuştur.
Günümüzde de hala devam etmekte olan bir kadın ve bir erkeğin nikahsız şekilde birlikte yaşamasının hoş karşılanmaması 864 Yasemin Uzun - Öykü Yufka Turkish Studies-Language and Literature, 20(Ö1) fikrine karşı direnememiş ve okulu devam ederken Kağan Önal ile evlenmiştir.
İlerde bu boyun eğme ve evliliğe sığınma duygusu onun kaybolmuşluk duygusunun bir başlangıcı haline gelecektir. Fakat bu durum onun eşini sevmediği anlamına gelmemektedir.
Marmara bir aşk evliliği yapmıştır ve eşini kendine en yakın kişi olarak görmüştür.
Plath ise evliliğe ve çocuk sahibi olmaya koşulsuz sevgi ihtiyacı ve toplumsal kalıplar sebebi ile sıcak bakmıştır.
Günlüklerinin başından itibaren hayatına giren erkeklerde sevgi aramış, evlilik isteğini sıkça dile getirmiştir. Nihayetinde kendi gibi şair olan Ted Hughes ile tanışmış ve hayatını onunla birleştirmiştir. Eşinin başarılı bir şair oluşunu ise içten içe hep kıskanmış ve kendi de en az onun kadar başarılı olmak istemiştir.
Koşulsuz sevgi aradığı bu evlilikte eşinden beklediği ilgiyi göremediği ve aldatıldığını öğrendiği anda ise geri dönülmez bir psikolojik bunalıma girmiştir.
Toplumsal cinsiyet kavramı, kadın ve erkekler arasındaki farklılıkların sadece biyolojik farklılıklar olmadığını vurguladığı gibi, bu biyolojik farklılıkların sonucu olarak ortaya çıkan sosyal ve kültürel değerlerin oluşturduğu farklılıkları işaret etmek için kullanılmıştır (Dedeoğlu, 2000, s. 142).
Toplumsal cinsiyet tanımı ışığında, geçmişten beri erkeklerin toplumda lider, yönetici, akılcı olarak tanımlanmalarına karşın kadının itaatkâr, duygusal, yönetilen olarak betimlenmesi, kadının varlığının görmezden gelinmesi, kadını kimliksizleştirmenin ötesinde onu travmaya sürüklemiş ve varlığını sorgulamasına sebep olmuştur (Ölçüm Baloğlu, 2021, s. 7).
Toplumsal cinsiyet rollerinin her iki yazarın hayatında ve ruhsal çöküntülerinde önemli bir rol oynadığı günlüklerindeki ifadelerde kendini göstermektedir.
Marmara açısından toplumsal cinsiyet kalıpları ve kadının değersizleştirilmesi temaları mektup ve günlüklerinden ziyade şiirlerinde göze çarpmaktadır.
Plath ise günlüklerinde yer yer bu kalıplara değinmiştir.
Fakat Plath için erkeğe bakış Marmara’ya göre farklıdır.
O, özgürlüğün yanında bir erkeğin varlığına ihtiyaç duymaktadır.
Bunun en önemli sebeplerinden biri sekiz yaşındayken kaybettiği babasıdır. Bu kaybı koşulsuz sevginin yitirilmesi olarak görmüştür ve günlüklerinde yoğunlukla erkek figürüne özlem duyması dikkat çeken bir nokta olmuştur.
Marmara, Plath üzerine yazdığı “Sylvia Plath’ın Şairliğinin İntiharı Bağlamında Analizi” adlı tezinde bu özlem duygusu için şu yorumu yapmıştır:
“Plath’ın başat bir erkek figürünü hep özlemesi üzücüdür; bunun sebebi belki de babasız olması ve annesi tarafından büyütülmesidir” (Marmara, 2006, s. 38).
Marmara’nın bu tespitine karşılık Plath’ın ağzından babası, onun yokluğu ve erkek figürüne olan bakışı, “Günlükler” adlı eserinde şu satırlarda görülmektedir:
“Bir erkeğin yakınlığına duyduğun şiddetli arzu ve konuşup gülüşen bir erkek topluluğunun huzur verici sesinden aldığın hazzın, evin içinde yetişkin bir erkeğin eksikliği ile ilgili olabilir mi diye merak ediyorsun” (Plath, 2022, s. 38).
Günlüğünde yaşadıklarını ve hissettiklerini en şeffaf haliyle dile getiren şair, arkadaşlarına yazdığı mektuplara da yer vermiştir.
Bu mektuplardan birinde yaşadığı toplumda kadına biçilen konumu dile getiriş şekilleri, kendisinin de bu fikre oldukça yatkın olduğunu ve bu doğrultuda yol almaya çalıştığını gösteriyor.
Onun için var olmak iyi bir yazar olmaktan ve bir evlilik yapmaktan geçmektedir.
Mektup arkadaşı Eddie Cohen’e yazdığı mektupta bu durum şu ifadelerde görülmektedir: “Kadın dediğin bukleli saçlarının bir telinden kırmızı cilalı tırnaklarına kadar bir zevk makinesi, dünyanın bir taklidi değil de nedir?
Derken aklıma üst katta yatmış uyuyan güzel çocuklu aile geliyor, kendini üremenin o zevkli çarklarına, bir erkeğin evin içindeki rahat, teskin edici varlığına teslim etmek daha iyi değil mi?” (Plath, 2022, s. 19).
Nilgün Marmara ve Sylvia Plath’in Günlüklerinde İntiharın İzleri 865 www.turkishstudies.net/language
“Önce görünüşümle büyülenecek birine ihtiyacım var, en kısa zamanda. O zamana kadar yolumu kaybettim diyebiliriz. Anlıyor musunuz?
Bir yerlerde, biri, beni azıcık da olsa anlıyor mu, azıcık da olsa seviyor mu?” (Plath, 2022, s. 20).
Bu düşünceleri Ted Hughes ile tanıştığında somut hale gelmiş ve iki ay gibi kısa bir süre içinde evlenmişlerdir.
Plath için Hughes kendi deyimiyle onun “biricik kurtarıcısı” olmuştur.
Büyük bir aşk ve bağlılıkla başlayan bu evlilikte yaşayacağı sorunlar, halihazırda olan intihar fikrinin derinleşmesinin sebeplerinden biri haline gelmiştir.
Hughes ile tanışmasının ardından evlilik ve annelik hakkındaki düşünceleri şu şekilde seyretmiştir: “Bir kehanet gibi içime doğuveren o tuhaf bilinçle biliyorum ki ben kendimden ve sana duyduğum muazzam ve dehşet verici ölçüde sonsuz aşktan eminim; her zaman da öyle olacağım.
Ama bu benim için çok daha zor çünkü bedenim inanca ve aşka mahkûm ve bunu başka bir adamla asla yapamayacağımı hissediyorum; ki bu da (bir rahibe olmayacağıma göre) kutsanmış bekar bir kadın olmam gerektiği anlamına geliyor” (Plath, 2022, s. 159).
Plath’ın aktardığı bu hislerden ve kendine belirlediği hedefler doğrultusunda bir genelleme yapmak gerekirse 1950’lerin Amerika’sında kadın evinde, evliliğinde, anneliğinde sadakatini korumakla yükümlü olarak kabul görmektedir.
Öte yandan Marmara, toplumda kadının yerine ilişkin bir tespiti, Libya’da geçirdiği süre ve yaptığı gözlemler sonucu ortaya koymuştur:
“Buradaki Türk kolonisiyle karşılaşınca, göreceli olarak yeğlenebilir kadınlar, her ne kadar onlar da kendi toplumlarının kıroları olsa da!
Gelene kadar birkaç kez daha görüşebilirim onlarla sanırım.
Bu ülke ve bu şantiye (doğunun kederi) pis bir “erkek cemaati.” Ve ben buna katlanmam, katlanamam” (Marmara, 2016, s. 143).
Görülüyor ki Marmara kadınların belli bir kalıp içerisinde olmalarından hoşnut değil ve “erkek cemaati” tanımlaması göz önünde bulundurulduğunda burada kendine kadın kimliği ile yer bulamadığı için oldukça rahatsızdır.
Marmara’nın notlarında verdiği belli kadın tanımlamaları dikkat çekmektedir. Bunlar şu şekilde sıralanabilir:
“Rüzgarda yanan kadın, Şiirlerde canına kıyan kadın,
Büyük köpekli kadın, Kürekçi Eros’un kayığındaki kadın, Seyyah kadın, Bahçedeki anne kadın, Masa kadını, Pencere kadını, Cam emziren kadınlar, Çoğul kadın, Martı tüyü kadın, Çöl zambağı kadın, Kuğu kadın, Kendi kendini dölleyen kadın, Ağaç kadın, Uçmakta olan uçağın kanadında tenis oynayabilen kadın, Geleceğin kadını” (Marmara, 2016, s. 158).
Tanımlamalarda görülüyor ki, kadın sadece kendi varlığı ile ele alınmış, bir erkek gölgesi gözetilmemiştir.
Dikkat çekenlerden biri “durgun hayat kadını” tanımlamasıdır. Şair bu tanımlamayı, hayatının bir heyecanı olmamasından kaynaklanan umutsuzluk duygusu sonucu yapmıştır.
Hayatını sürdürürken eşi veya başka bir erkeğin varlığına ihtiyaç duymamış ve kendi varlığı ile bir noktaya gelmeyi amaçlamıştır.
Bu düşünce Plath açısından da oldukça barizdir. İki şair de yazarlıkları ile varlık sürdürme arzusuna sahiptir.
Marmara bazı dönemlerde yazmaya ara verip kendini kötü bir yazar olarak düşünse de Plath bu konuda ona göre daha istikrarlı bir tutum sergilemiştir.
Ona göre yazmak, bir erkeğin gölgesinde kalmayacağı, kendini kanıtlayabileceği bir alandır. Kendinin de dile getirdiği sahip olduğu bencillik, kibir ve kıskançlık duygusu yalnızca edebiyatla faydalı olmakla sıyrılabileceği bir düşünceden ibarettir.
Bu olumsuz duyguları bünyesinde barındırıyor oluşu ise yoğunlukla erkeklerin özgürlük alanlarının kadınlara oranla çok daha geniş olmasından kaynaklanmaktadır.
Yalnızlık ve Yabancılaşma
Marmara’nın yalnızlık ve yabancılaşma süreci Libya’daki günlerinde kendini göstermeye başlamıştır. İstanbul’daki rutinlerinden biri olan ev partilerinden sonra burada diyalog kuracak birini 866 Yasemin Uzun - Öykü Yufka Turkish Studies-Language and Literature, 20(Ö1) bulamamış olması onu bunalıma itmiştir.
Yalnızlık ve yabancılaşma hisleri onun ifadelerinde genellikle iç içedir. Bu iç içeliğe mektuplarında şu şekilde rastlanmaktadır:
“Sessizliğin bölüşeceği insanlar yok burada. Kalık, geleneksel, geçerli, çağa uygun yüzeyel amaçlar var ve tüm bunların alegorik temsilcileri gelip bu çölü yurt edineneler.
O nedenle çok sık Kağan’la “biz neyiz, n’apıyoruz, burası neresi” diye soruyoruz birbirimize” (Marmara, 2016, s. 47).
İstanbul’a dönmesinin ardından kavuştuğu sosyal ortamı bu hisleri gidermede yeterli olmamış aksine, belki de hastalığının geldiği noktanın da etkisiyle, git gide geri dönüşü olmaz bir noktaya gelmiştir.
Öyle ki evinde rutin olarak gerçekleştirdiği arkadaş toplantılarını da bitirip içine kapanmıştır (Şükür, 2021, s. 50).
Çektiği yalnızlık en belirgin haliyle eşine ithafen yazdığı şu ifadelerde kendini göstermektedir: “Küçücük bir dileğim var. Seninle evde de olsa karşılaşıp yakın iki insan gibi birlikte durup konuşmak…
Böyle bir dileğin nesnesi olmak çok aşağılatıcı ve alçaltıcı bir şey midir?
Geri kalan zamanların ağırlığı ve şiddetini üstlenir, ben tek başıma da yaşarım” (Marmara, 2016, s. 489).
Plath için ise yalnızlık, Marmara’dan farklı şekilde ilerlemiştir. Hissettiği yalnızlığın temeli babasının kaybı ve ardından yurtta kaldığı için ailesinden uzak geçirdiği dönemlerdir.
Haven Yurdu’nda kaldığı süreçte yalnızlık hissiyle ilgili yazdığı ilk hisleri şu şekildedir:
“Artık yalnızlığın ne demek olduğunu biliyorum, sanırım.
Anlık yalnızlığın hiç olmazsa. Benliğin belirsiz özünden geliyor- insan bu bulaşıcı hastalığın temelini çıkış noktasını belirleyemesin diye vücudunun her yerine yayılan bir kan hastalığı gibi” (Plath, 2022, s. 22).
Genç yaşlarında başlayan bu yalnızlık hissi, evliliğinde beklediği ilgi ve sevgiyi göremediğinde artarak devam etmiş, yaşadığı hayata yabancılaşmaya başlamasına sebep olmuştur.
Evliliğinin ilk zamanlarında mutlu zamanlar not eden şair, sonraları eşi ile uzaklaştığını, farklı uğraşlarla ilgilendiklerinden bahsetmiştir.
Evliliğinde derinleşen yalnızlık duygusunu şu cümlelerle ifade etmiştir: “Birbirimizden uzağa, taşların ve aralarından fırlamış kuru otların üzerinde oturuyoruz. İki sessiz yabancı. Geri dönerken, büyüyen bir hastalık, ayrı ayrı uyuma ve buruk bir uyanış var.
Ve bütün bunlar olurken, yanlışlık büyüyor, sessizce hareket ediyor, evi kaplıyor, masalara sandalyelere çörekleniyor, çatal bıçaklara bulaşıyor, içme suyunu ölümcül bir zehirle dolduruyor” (Plath, 2022, s. 184).
Fedakârlık ve Aile İlişkileri Sylvia Plath için aile ilişkilerindeki sorunların başlangıcı babasının kaybıyla olmuştur.
Edinilen bilgiye göre babasının cenazesine katılmamış oluşu, yas sürecinin bitmemesini göz önüne sermektedir (Elçi, 2020, s. 98).
Annesi ile de ilişkisi inişli çıkışlı olarak devam eden şair, aile ile ilgili düşüncelerini şu şekilde aktarmıştır: “Bir babaya ihtiyacım var. Bir anneye ihtiyacım var. Omzunda ağlayacak benden daha yaşlı, daha bilge birine ihtiyacım var. Tanrı’yla konuşuyorum ama gökyüzü bomboş, Avcı Takımyıldızı geçip gidiyor ama tek kelime etmiyor” (Plath, 2022, s. 132).
Plath’ın günlüğünde annesi için çoğunlukla onun sevgisini hissedemediği konusunda yakınmalarını göze çarpmaktadır.
Annesi onu tek başına yetiştirmek için çalışmış, çabalamış, fedakârlık göstermiş fakat onu kendisinin ve toplumun kabul edeceği bir figür doğrultusunda yetiştirmeye olan arzusu, davranışlarından meslek seçimine kadar müdahalelerde bulunması, sevgisini göstermenin önüne geçmiştir.
Bu durum hakkındaki düşüncelerini, yer yer büyük harfler kullanarak not etmiştir:
“Var olmadığını kendime bile yeni yeni itiraf etmeye başladığım bir şey için yas tutuyorum: Anne sevgisi. Yaptığım hiçbir şey (evlenmek, “benim bir kocam var bu yüzden sana ihtiyacım yok”
Nilgün Marmara ve Sylvia Plath’in Günlüklerinde İntiharın İzleri 867 www.turkishstudies.net/language demek, yazmak: “Bak senin için bir kitap yazdım, senin bu, artık benimle gurur duyabilir, beni sevebilirsin” demek.) onun bana karşı olan sevgisizliğini değiştirmeyecek” (Plath, 2022, s. 345-346).
“BENİ SEVDİĞİNİ NEDEN HİSSEDEMİYORUM? ONUN ‘SEVGİ’SİNDEN NE BEKLİYORUM? ONDAN SEVGİ GÖRMEMEK NEDEN BENİ AĞLATIYOR?” (Plath, 2022, s. 348).
“ONUN SEVGİSİNİ (ONAYINI) KAZANABİLECEĞİM YANILGISINDA NEDEN ISRAR ETTİM Kİ BU KADAR YIL BOYUNCA? BEN NE YAPARSAM YAPAYIM O DEĞİŞMEYECEK. BUNUN İMKANSIZLIĞININ FARKINA VARDIĞIM İÇİN Mİ BÖYLE ISTIRAP ÇEKİYORUM ŞİMDİ?” (Plath, 2022, s. 349).
Marmara’nın incelediğimiz günlüklerinde aile konusunda dile getirdiği bir problem göze çarpmamaktadır.
Bunun yanında eşiyle hayata çoğunlukla aynı pencereden bakmadıklarının belirtildiği ifadelere rastlanmaktadır.
Özellikle not ettiği bir diyalog bu fikir çatışmasını göz önüne sermektedir: “KAĞAN Hayat yine de üzülmeye değer! NİLGÜN Hayatın neresinden dönülse kardır!” (Marmara, 2016, s. 380).
Birçok konuda ruh ortaklığına sahip olan şairlerin ortak noktalarından biri evliliklerinde aradıkları mutluluğu bulamamak ve eşleri tarafından anlaşılmamak olmuştur. Hayata İlk ve Son Bakış İncelediğimiz iki yazarın kaleme aldığı günlüklerde çektikleri yalnızlık, anlaşılma isteği ve intihar düşüncesi sistematik şekilde tekrarlamaktadır.
İki yazar da bulundukları koşullara ayak uydurmayı başarmışlardır.
Marmara’nın aile ve toplum baskılarından ötürü hızlandırdığı evlilik süreci ve Plath’ın annesinin değer yargılarına uygun şekilde davranması bunu kanıtlar niteliktedir.
Fakat bu durum her ne kadar çevrelerini mutlu etmiş olsa da onların ruhsal durumunu etkilemiş, kendilerine ve fikirlerine yabancılaşmalarına yol açmıştır.
Plath’ın günlüklerinde cümleler çoğu zaman süsten uzak, aklından geçtiği gibi aktarılmaktadır.
Eserin şairin ölümünden sonra yayımlandığı göz önünde bulundurulduğunda estetik kaygı yerine kendini ifade etme amacının baskın olduğunu söylemek mümkündür.
İntiharının habercisi olarak şu satırları göze çarpmaktadır: “Kendimi öldüreceğim. Yardım elinin uzanamayacağı bir yerdeyim.
Burada kendimi anlamama yardım etmek, bana destek olmak için kimsenin vakti yok” (Plath, 2022, s. 96) Marmara’nın da günlüklerinin ve notlarının yayımlanmasını istediğine dair bir ifadesi yoktur. Buna rağmen cümleleri sanatlı ve kapalı bir anlatıma sahiptir. Bu da onun edebiyata olan ilgisini göz önüne sermektedir. Fiziki ölümünden önce ruhen ölümünü kabullendiğini ifade ettiği satırlar şu şekildedir:
“Azımsanmayacak kadar ölmüşüm! Azımsanmayacak denli ölüyüm!” (Marmara, 2016, s. 397).
Bu cümlelerden de anlaşılıyor ki Marmara da tıpkı Plath gibi gerçekleştireceği sonu çok önceden planlamış ve bundan vazgeçmeyi başaramamıştır. 868 Yasemin Uzun - Öykü Yufka Turkish Studies-Language and Literature, 20(Ö1)
Sonuç
Nilgün Marmara ve Sylvia Plath edebiyat dünyasında derin izler bırakmışlardır.
Her ikisi de yaşamları boyunca günlük tutmuş ve bu günlüklerde yaşadıkları içsel çatışmaları, varoluş sorunlarını, yaşadıkları toplumlarda kadın olmanın zorluklarını ve intihar eğilimlerini dile getirmişlerdir.
Yaşadıkları durumlar karşısında ruh durumları kötüleşmiş, yalnızlığı tercih etmeye başlamışlar ve içinde bulundukları ortamlara yabancılaşmışlardır.
Bu yalnızlık ve yabancılaşma sonrasında ölümü seçmişlerdir.
Günlüklerinin ölümlerinden sonra başkaları tarafından yayımlanması, bir yayım kaygısı gütmeden yazmaları göstermekte ve böylece iç dünyalarını en çıplak şekli ile ortaya koymaktadır.
Bu bağlamda incelenen günlükler iki şairin iç dünyalarını, çözümleme ve intihar düşüncelerini anlama konusunda önemli belgeler olarak ortaya çıkmaktadır.
İki şairin birbiri ile olan ilk teması Nilgün Marmara’nın bitirme tezi olarak Sylvia Plath’ın şiirlerini incelediği bitirme tezi ile olmuştur.
Marmara bu çalışmayı yaparken Plath ile kendisi arasında bir bağ kurmuş olacak ki hem şiirlerinde hem de günlüklerinde ortak temalara yer vermiştir.
Sylvia Plath’ın günlüklerindeki ifadeler ayrıntılı şekilde yer almaktadır. Ölümüne kadarki süreçte duygu değimleri günlüklerinde izlenmektedir.
Babasının ölümünün ardından yaşadığı yas süreci, bu kaybı sevgiyi kaybetmek olarak görmesi, yaşadığı toplumda kadın olmanın zorlukları ve kötü giden evliliğinin sonucunda intihara yönelmiştir.
Günlüklerinde kullandığı şiddetli üslup, ataerkil dış dünyaya, ilgi görmediği anneye ve baba yasına yöneliktir.
Nilgün Marmara açısından düşünüldüğünde ise onun şairliğinin yansıdığı iç dünyasını, tüm dış dünyayı dışarıda bıraktığı bir alana dönüştürdüğü görülür.
Kaçınılmaz olarak her şey bu içe dönüş ile anlamını yitirmiştir (Şenel, 2020).
Günlüklerinde kullandığı ifadeler Sylvia Plath’ın aksine ayrıntıdan uzaktır ve kapalı bir anlatıma sahiptir. İçinde bulunduğu durumun oluşmasında çevresel faktörlerin etkisi oldukça büyük olmuştur.
Bunlara bağlı olarak yaşadığı psikolojik rahatsızlıklar ve içine kapanıp yalnızlaşması intiharı seçmesine sebep olmuştur.
Her iki şairi intihara yönelten sebeplerinin incelendiği günlüklerde tespit edilen ortak temalar, bulundukları çevreye ayak uyduramama, toplumsal cinsiyet kalıpları, yalnızlık, yabancılaşma ve psikolojik rahatsızlıklar olmuştur.
Yaşamlarında karşılaştıkları bu ortak sorunlar sonucu, aynı sonu seçmişlerdir. Nilgün Marmara ve Sylvia Plath'ın günlükleri, intiharın bireysel bir çöküş değil, sistemik baskıların bedende ve psişede yarattığı yıkımın son noktası olduğunu göstermektedir.
Marmara ve Plath'ı intihara sürükleyen söylem, yalnızca bireysel depresyondan ibaret değildir.
Her iki yazarın metinlerinde de benzer bir söylem ortaya çıkar: önce yazılı dil ile acının ifade edilmesi, ardından bu ifadenin yetersizliğinin fark edilmesi ve nihayetinde sessizliğin tek çıkış yolu olarak benimsenmesi.
Yazma eylemi her iki yazar için de başlangıçta terapötik bir işlev görmüş, ancak zamanla bu eylem bir yük, hatta acının yeniden üretildiği bir alan haline gelmiştir.



